Bu coğrafya hiçbir zaman huzur bulmadı. Bir gudubetlik var. Bu gudubetliğin adı da fakirlik.
Fakir kardeşim bu mıntıka. Bir türlü aşamıyor.
Tarihsel dönemlere en kadim izleri bırakmış, yazıyı bulmuş, ticari koloniler vasıtasıyla iletişimi öyle bir geliştirmiş ki Tunç Çağı’nı başlatmış; karum ve wabartum gibi alışveriş merkezleri kurmuş, bugünle tamamen örtüşen kanunlar yapmış, buğdayı yetiştirip ekmek formuna imza atmış, sanat ve edebiyatın tarihini yazmış bu bölge, dibine kadar fakirliğe batmış durumda.
Mısır, Suriye, Irak ve İran…
Akadların, Asurluların, Hurrilerin, Mitannilerin, Sümerlerin, Babil’in kurulduğu yerler. Ve nihayet Persler. Büyük imparatorluk.
Tarih öncesi dönemi bitiren millet. Mısır’ın işgali ile Sais Hanedanlığı’nı sonlandırıp firavun unvanı almış büyük güç. Trakya’yı geçip Makedonya’ya dayanmış korkunç Daryus. Daha ne yapsın?
Kiros’un meşhur Babil işgali ise bugüne mesaj verir nitelikte. Babil’in yönetiminden memnun olmayan rahipler, şehri Kiros’a hediye etmişler. Ne kadar benzer değil mi bugünle… Bir ok atmadan girmiş Pers ordusu şehre…
İlk modern imparatorluk modelini de Persler geliştirmiş. Şimdilerde kovboy Jony’lerin kullandığı eyalet/federal sistemi icat eden de Persler. Nereden bilebilirlerdi başlarına bela olacaklarını?
“Dünyanın ilk insan hakları bildirgesi” sayılan Kiros Silindiri de bu milletin eseri. Şimdi ülkede insan hakları mücadelesi veren gruplar şehirlere inmiş, ayaklanmış; ne kadar tuhaf.
Bugün;
Fakir bu insanlar. Ya fakir bırakıldılar, ya fakirliği tercih ettiler ya da fakirliği kazandılar.
Peki fakirlik kazanılır mı, doğal bir sonuç mudur?
Tabii ki kazanılmaz; yapısal ve doğal bir sonuçtur fakirlik. Bazen içselleştirilen, bazen üretilen, bazen öğrenilen.
Büyük ölçüde doğaldır. Yaşadığın coğrafya, devlet politikaları, eğitim ve ailenin ekonomik durumu… Bunlar bireyin kontrolü dışında gelişir. İçine doğarsın çünkü.
Yoksulluk kültürüne alışırsan işte o zaman fakirliği kazanırsın. Otoriteye aşırı bağımlı olma ve “bizden bir şey olmaz” duygusu, en tehlikeli fakirlik kazanımı kanaatimce. Uzak durmak lazım.
Yine tarihe dönelim;
Antik dünyanın gördüğü en büyük merkezi servet Persepolis’teydi. Yani bugünkü Şiraz kenti yakınlarında. 3.100 ton altın ve gümüşe sahip oldukları biliniyordu. Günümüz fiyatlarıyla 200–300 milyar dolar. Hem de antik çağda… O dönemin New York’u Persepolis.
Yalnız Perslerin bir özelliği vardı: Bu parayı dolaşıma sokmazlar, depolayıp saklarlardı. Zira imparatorluğun gücünü ve sadakati merkezde tutmayı benimsemişlerdi. Para dolaşımını değil, servetin yığılmasını esas almışlardı. “Hazine merkezdeyse itaat de merkezdedir” düsturu.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? Büyük İskender bu devasa serveti ele geçirdi ve Helenistik dönemin finansmanını sağladı. Tıpkı bugünkü gibi büyük bir enflasyon ortaya çıktı. Great Alexander, ordusunun tüm maaşını buradan ödedi, şehirler kurdu ve hazineyi Akdeniz’e boca etti.
O zaman fakirlik ne tamamen kaderdir ne de bütünüyle bireysel tercihin ürünüdür.
Aslında fakirlik; doğulan koşulların, içinde bulunduğun otoriter sistemin, zamanla içselleştirilen uyumun ve itaatin bir sonucudur.
O yüzden bu coğrafya fakirliği bir türlü yırtamıyor ve huzur bulamıyor.