Toplumda sürekli bir kendini tanımlama çabası gelişti. Kök arama ve sorgulama isteği; bilim adamlarının, tartışma proğramlarının, dost sohbetlerinin ve tanışmaların hep içinde.

Anadolu tarihin en derin izlerini taşıyor. 400.000 yıldan bahsediyorum; Paleolitik dönemde dahi iskan var Anadolu’da. Bize en yakın Tekkeköy, İstanbul’a en yakın Yarımburgaz mağarası, Antakya’da Şenköy, Antalya’da Öküzini ve Karain, Doğuda Van, İzmir’de Karaburun. Hatta 900.000 yıl önce Anadoluda ilk insan varlığına Konya/Akşehir/Dursunlu köyünde rastlanılmış; bunlar Homo erectus’un yaşam alanları. Dik insan demek Homo erectus. Dikine gezmiş Anadoluyu, haritası öyle.

Fakat çok eskiye gidince kendimizi tanımlamakta zorluk çekeriz zira sahiplenme duygumuzu yok ediyor bu bakış. Aidiyetimizi kaybediyoruz. Kafalar karışıyor. İnsanda mekan tutma, arazi sahiplenme, ait olma isteği var. Toprak istiyor, burası benim demek istiyor. Olmayınca sinirleniyor, tatmin olmuyor, öldürmeye başlıyor. İş içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Dünyada herkese yetecek kadar yer var fakat bir arada yaşadığın zaman sıkışıp saldırganlaşıyorsun.

İklimsel nedenler, kimlik arayışı, korkular, beslenmek için ortaya çıkan kavgalar, savaş rüzgarları, güçlü kavimlerin genişleme arzusu ve nihayet; yoğun göç hareketleri, insanları koca dünyada kendilerine mekan bulurken delirtiyor.

Göç; kavimlerin birbirlerini yok etmek için bulduğu veya türettiği zorunlu saldırı yöntemi. Yeni nesil değil, çookk eskilere dayanan bir geçmişe sahip.

Hititleri Deniz kavimleri, Yerine kurulan Frigleri Kimmerler, Lidyalıları Persler; Persleri Büyük İskender derken insanlar durmadan savaşınca büyük bir göç hareketi oluştururlar ya Anadolu’ya ya Anadolu’dan.

Peki bu kavimler tamamen yok mu oldular, yoksa burada kalabildirler mi. Yönetim değiştikçe, küçük gruplar ırk değişimi yaşadı mı. Yoksa baskılar sonucu başka bir yöne mi yelken açıldı.

Koşullar, 11. YY dan sonra Oğuz akınları ile Anadolu’da yeni kapılar açar Türklere. O biziz. Onun üzerinden gidelim. Kimliğimize yazılı kodları arayalım.

Bir mıntıkanın insanlarının kültürel davranışları, oranın sahibi olduğunu gösteren en büyük etken. Kutsallarına yansımış, renkler, sayılar, hayvanlar, batıl inançlar, gelenekler, töreler, toylar, ordu ve askeri modelleri bize yaşadığımız yer için bir aidiyet verir. Ona bağlanırız.

Akdeniz mesela tesadüfen Ak değildir. “Ak” Türklerde batıyı temsil eder. Kara ise Kuzeydir. Karadeniz denizin karanlığı değil, yönün gösterdiğidir. Ordu sisteminde Ak atlar batı kanadına yerleştirilir. Kara yağız atlar da kuzeye.

Gök rengi var mavi. Doğuyu temsil eden, güneşin doğduğu yön. Gök bozdur Türklerde, Bilge ve kutsal kurt Bozkurt oradan gelir. Boz atlar doğuda, Bozoklar da yanında bulunur. Gün doğumu seyretme insanlığın en sevdiği ritüel. Kaanlar uyanınca çadır ağızlarından güneşe dönüp ibadet ile başlarmış güne, bir serotonin arayışı. Kara Yusuf’un oğlu Cihan Şahın meşhur Gök mescidi mavidir neticede, önemli Türk eserlerinden. Çininin ustası Oğuzları not edelim. Mavi beyaz çiniyi Siri Derya boylarında kurulu Barçınlığ Kent’ten İznik’e taşımış bir milletin sanat serüveninin çinide zirve noktası.

Yine Anadolu’ya taşınan nazar boncuğu. İnsan, hayvan, eşya ve ev için kullanılan kem gözün yaydığı kötülüğü emerek yok eden o sihirli mavi boncuk. Tüm Anadolu’da karşımıza çıkar. Erzurum ve Tunceli’de kuzunun aşık kemiğinden çocuklara kolye, Ağrıda genç kız ve gelinlerin ayak bileklerine göz boncuğu; bu taşınan kültürün bir yansımasıdır. Ahır kapılarından, apartmanlara, bebeklerden, ihtiyarlara kadar kullanım alanı bulan bir tılsımlı mavi.

Al, kızıl, kırmızı ise güneyi temsil edir Türk geleneğinde. Al ile kızıl aynı; Al bayrak kırmızıdır, kandan ötürü, dökülen kanların hatırası saklıdır içinde. Al, hükümdarlığı ve gücü temsil eder.

Kürt/ Börü, At, Kartal, Geyik, Koyun, Aslan, Kaz, Tavşan, Balık….Hayvanların kutsallığı bir milletin ritüellerinde, tanımlarında, isimlerinde kullandığı. Bozkurt, Kurtbey, Kurtça, Hacı Kurt…Detaya girmeyelim yazı uzamasın.

Ya sayılar;

7, 9, 40… Yedisinde, kırkında mevlid okunur ölünün. Tesadüf değil. Sonradan uydurma hiç değil. Gök yedi kattır Ön Türklerde. Yedi gezegen, yedi yıldız vardır. Türk Kaan’ı İmparator Mavrikios’a “ Yedi milletin ve dünyanın yedi farklı bölgesinin büyük lideri kağan tarafından Roma imparatoruna” diye başlamış mektubunda..

Dokuz tuğ, dokuz dallı hayat ağacı, dokuz kademeli devlet yönetim sistemi Uygurlarda; hep bir sayı fenomeni. 9 canlı kedi, dokuz ok, dokuz yaylı Şaman. Dokuz doğurur insan sıkıntı çekerken. Bir de Mustafa Kemal’in dokuzu var. O da ilginç.

“Kırk yıla kadar zengin fakir bir olur “ denmiş Atalarımız tarafından. Makro Ekonomi bilinci. Kırk katır mı kırk satır mı sorusunun hikayesi çok acıklı. Ölünün kırkı çıkınca olanlar ürkütücü, doğanın kırkı çıkınca olanlar ise sevindirici. Dede Korkut hikayelerinde 40 yiğit ve 40 ince belli kız geçer. Kırk yıl düşünsen aklına gelmez, kırk haramilerin edeceği.

Velhasıl millet olmak kolay değil. Kırk farklı yolun birleşimi yüzyılların birikimi, taşınan hafıza, aktarılan destanlar, hikayeler, mitolojik kahramanlar, şiirler, edebi eserler, yapılar ve onlarca tanıdık cümle ve tepkiler.

Biz Türküz.

Biz kimiz sorusunun cevabı yalnızca entelektüel bir merak değil; hakikati manipülasyondan ayırmanın da en güçlü yolu.

Genel Kaynakça

Uydu Yücel, Mualla “ Türk Tarihine Giriş. İÜ”
Konyar, Erkan “ Anadolu ve Mezopotamya Tarihi. İÜ”