Bir çocuğun çığlığı bazen bir evin duvarlarına çarpıp kalır. Bazen bir okul koridorunda kaybolur. Bazen de bir telefon ekranının soğuk ışığında herkesin gözü önünde büyür ama kimse tarafından gerçekten görülmez.

Son yıllarda içimizi yakan haberlerin ortak bir cümlesi var:

“……….. adındaki çocuk, akranlarının saldırısına uğradı, hayatını kaybetti”

Bu cümle aslında toplum olarak önümüze konulmuş bir aynadır. Çocuk dediğimiz varlık, merhameti öğrenmesi gereken yaşta şiddeti öğreniyorsa; oyun kurması gereken yaşta güç gösterisi yapıyorsa; arkadaşının elinden tutması gereken yaşta onu incitmeyi seçiyorsa, burada sadece çocuklara bakarak konuşamayız.

Çünkü hiçbir çocuk boşlukta büyümez!

Bir çocuğun öfkesi de, merhameti de, sabrı da, vicdanı da içinde yaşadığı evin, okulun, sokağın ve ekranın izlerini taşır.

Bugün birçok anne baba sabah evden çıkıyor, akşam yorgun argın dönüyor. Geçim derdi, iş stresi, hayatın ağırlığı derken çocuklarla geçirilen zaman azalıyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile bazen birbirinin ruh halini fark edemiyor.

Çocuk susuyor, anne baba “iyi” sanıyor.

Çocuk içine kapanıyor, “ergenlik” deniliyor.

Çocuk öfkeleniyor, “geçer” diye düşünülüyor.

Çocuk başkasına zarar veriyor, herkes “nasıl oldu?” diye soruyor.

Oysa çoğu şey bir anda olmuyor. Şiddet çoğu zaman küçük işaretlerle geliyor.
Bir alayla başlıyor, dışlamayla büyüyor, videoya çekmeyle kalabalıklaşıyor, sessizlikle cesaret buluyor.

Bugün çocuklar sadece okul bahçesinde büyümüyor. Telefon ekranlarında, sosyal medya akışlarında, oyun odalarında, mesaj gruplarında, izledikleri kısa videolarda da büyüyorlar.

Beğeni almak, dikkat çekmek, güçlü görünmek, dalga geçmek, birini küçük düşürmek kimi zaman çocukların gözünde eğlenceye dönüşebiliyor.

Ne yazık ki; bir çocuğun acısı, başka çocukların elinde içerik haline gelebiliyor.

İşte asıl yıkım burada başlıyor.

Çünkü zorbalık artık sadece fiziksel bir saldırı değil. Bir bakışla, bir sözle, bir ekran görüntüsüyle, bir videoyla, bir yorumla, bir grup mesajıyla da çocukların kalbi kırılıyor. Hatta bazen hayatı kararıyor.

Peki biz büyükler nerede duruyoruz?

Aile olarak, öğretmen olarak, komşu olarak, toplum olarak çocukların dünyasına ne kadar yakınız?

Sadece karne notunu mu soruyoruz?

Sadece yemeğini yiyip yemediğine mi bakıyoruz?

Sadece telefonunu elinden almakla mı görevimizi yaptığımızı sanıyoruz?
Yoksa gerçekten gözlerinin içine bakıp “Sen iyi misin?” diye sorabiliyor muyuz?

Bir çocuğun iyi olup olmadığını anlamak için bazen uzun konuşmalara gerek yoktur. Sofradaki sessizliği, odasına kapanma süresini, arkadaşlarından uzaklaşmasını, öfkesini, korkusunu, ani değişen davranışlarını görmek gerekir.

Ama görmek için önce durmak gerekir.

Modern hayat hepimizi hızlandırdı. Daha çok çalışıyor, daha çok yoruluyor, daha çok yetişmeye çalışıyoruz. Fakat bu koşuşturmanın içinde en çok çocukların iç dünyasını kaçırıyoruz. Onlara kıyafet, okul, kurs, oyuncak, telefon alıyoruz ama bazen en çok ihtiyaç duydukları şeyi veremiyoruz: dikkatle dinlenmeyi.

Çünkü çocuk sadece büyütülmez.
Çocuk görülür.

Çocuk duyulur.

Çocuk anlaşılır.

Çocuk korunur.

Çocuk vicdanla yoğrulur.

Akran zorbalığı meselesi yalnızca “yaramaz çocuklar” meselesi değildir. Bu, toplumun merhamet eğitimidir. Evde başlayan, okulda güçlenen, sokakta ve dijital dünyada sınanan bir insanlık meselesidir.

Çocuğa iyi insan olmayı, başkasının hakkına dokunmamayı, güçsüzü ezmemeyi, karşısındakinin acısını fark etmeyi öğretmeliyiz.

Bir çocuk başka bir çocuğa zarar verdiğinde, o zarar sadece iki çocuk arasında kalmaz.

Bir ailenin sofrasına, bir annenin uykusuna, bir babanın iç sessizliğine, bir okulun koridorlarına, bir toplumun vicdanına yayılır.

Bugün sormamız gereken soru şudur:

Çocuklarımız kimin eline büyüyor? Ya da çocuklarımızı kim büyütüyor?

Ailelerin mi? Öğretmenlerin mi? Ekranların mı? Arkadaş gruplarının mı?

Aslında çocuklarımız hepimizin elinde büyüyor. Bir çocuğun şiddete yönelmesini de, şiddete uğradığında susmasını da, susan kalabalıkların içinde yalnız kalmasını da hep birlikte önleyebiliriz.

Bunun yolu daha çok fark etmekten, daha güçlü bağ kurmaktan, daha erken sorumluluk almaktan geçiyor.

Çünkü çocukların kalbi ertelenmeye gelmez.

Bugün görmezden geldiğimiz bir davranış, yarın büyük bir acıya dönüşebilir. Bugün “çocuktur yapar” dediğimiz bir söz, yarın bir başka çocuğun hayatında kapanmayan bir yaraya dönüşebilir.

O yüzden evde, okulda, sokakta, ekranda çocukların dünyasına daha yakından bakmak zorundayız.

Bir çocuğun elinden telefonu almak yetmez; o telefonun içinde neyle büyüdüğünü anlamak gerekir.
Bir çocuğu okula göndermek yetmez; o okulda nasıl karşılandığını bilmek gerekir.

Bir çocuğa “kimseye zarar verme” demek yetmez; ona merhameti yaşayarak göstermek gerekir.

Çünkü çocuklar en çok duyduklarını değil, gördüklerini öğrenir.

Evde öfke varsa öfkeyi, dilimizde aşağılama varsa küçümsemeyi, sofrada merhamet varsa merhameti, kalbimizde vicdan varsa vicdanı öğrenir.

Bugün çocuklarımızı sadece tehlikelerden korumak değil, onları başkaları için tehlike olmaktan da korumak zorundayız.

Belki de en çok buna ihtiyacımız var.

Çocukların birbirine korkuyla değil güvenle baktığı, arkadaşlığın güç gösterisine dönüşmediği, okul koridorlarının sessiz acılar taşımadığı, ekranların çocuk kalbini taşlaştırmadığı bir dünya kurmak zorundayız.

Çünkü her çocuk bir evin umudu, bir annenin duası, bir babanın yarını, bir toplumun geleceğidir.

Ve hiçbir çocuk, başka bir çocuğun acısıyla büyümemelidir.