Orta Çağ papazları, toplumlarına okuma yazma bilmedikleri için semboller üzerinden din ile ilgili bilgileri aktarıyorlardı.
O yüzden klasik Avrupa kiliselerinde büyük giriş kapıları üzerinde inanılmaz düzeyde etkileyici minik heykel kompozisyonlarına rastlanır. İçeride ise bunu ritüellere çevirmiştir papaz entelijansı. Sadece bakarak, yakın incelemelerde bulunarak soğuk, zaman zaman ürkütücü, bazen üzücü sahneleri şaşkınlıkla izlersiniz.
Bizde heykel mahzurlu görülmüştür. İlkel Orta Doğu toplumlarında bulunan putperest inanç modeline itiraz edilerek bir duvar örülmüş heykel sanatına.
Kısaca bunun temeline bir paragraf açmak istiyorum. Hübel isimli en büyük putu Mekke’ye getiren zat, Amr bin Luhay isimli bir tüccar. Şam’da gördüğü bu puttan değil, insanların puta gösterdiği ilgi ve inançtan etkilenip putun replikasını “Ticaretimiz artar, paramız bereketlenir, yolumuzu buluruz.” tezi ile Mekke’ye taşımıştır. Hatta kırmızı akik olan Hübel’in gelirken sağ eli kırılmış, hemen uyanık tüccarlar altından afilli bir el yaptırıp putu tamir etmişler. Şimdi aklın ve mantığın seviyesi bu o çağlarda, gerisini siz düşünün gari. Gel de haram etme.
Osmanlı’da iletişim cehaleti hat, tezhip, ebru ve minyatür üzerinden sembolik modellemeler ile kırılmaya çalışılırken yazı sanatları altın çağını yaşamıştır bir dönem.
Okuma ve yazma sadece bir eğitim aşaması değil, ruhani olarak mental gelişim, medeniyet merkezine yolculuk, konforlu, eşit ve adaletli yaşamın da ana merkezinde olan bir eylem.
Ömrünü en ağır savaş cephelerinde geçirmiş, gencecik bedenlerin ölümüne gözleri ile şahit olmuş Mustafa Kemal gibi dâhi bir paşanın “En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır.” sözü, Cumhuriyet’in tam da bu nedenle “olmazsa olmazımız” olduğunun bir nişanesidir.
Var ve daim, kutlu olsun.