Würzburg’da oturuyorum. Karşımda sıradan bir Alman kasabasında görebileceğiniz küçük meydan duruyor.

Ortasında ise bilgelik, adalet, cesaret ve ölçülülüğü betimleyen kompozisyon bir heykel oturmuş, hem su sesini sessizliğe, hem de mesajını gelen geçene yayıyor.

Eski Main köprüsünü geçince burada nefes almak zorunlu zira sıcak Urfa ile Antep arası, Oğuzeli tarzı, bunaltmanın ötesinde yıldırıyor insanı.

Sessizliği delen Almanca bir dialog bize doğru yönlenince iki lakırdı etme fırsatı buluyorum yana yana sıkışık masaların arasında.

Emekli diş hekimi abi, yaşadığı kentten sıkılmış arada arkadaşı ile başka şehirleri ziyaret edip dinlenmeye çalışıyor. Nasıl Almanya’da durumlar diye bir soru sordum, adam anlatacak biri olsa da derdimi anlatsam diye meydan meydan geziyormuş meğer.

Göçün ve göçmenlerin yarattığı sorunlardan anlatmaya başladı. Entegrasyon sorunları ve havadan dağıtılan paraların, sosyal desteklerin ekonomiyi yorduğunu bunun kendilerine yansıdığını ve gelirlerinin düştüğünü izaha çalıştı. Romen, Bulgar ve balkanlardan EU nedeniyle çok insan geldiğini üstelik buna Ortadoğunun da eklendiğini sıcağın da tesiri ile gayretli ve gergin bir şekilde anlattı. Almanlar Opsesif Kompulsif kardeşim ortam Sirkeci gibi perşembe pazarına dönünce kayışları ısınıyor tabii. Kimsenin dili, dini ve özel hayatı beni ve bizi ilgilendirmiyor, entegrasyon sıkıntısı ve defansı rahatsızlık veriyor dedi. Bir ADALET ve DÜZEN arayışı vardı. Bu böyledir demek istedim ama İngilizce nasıl söylerim diye düşünürken siz Türk müsünüz diye sordu. Evet dedim. Ben Türkiyeye yerleşmek istiyorum dedi. Bende hemen gelmelisin, çok rahat edersin dedim. Türkiye çok güselll, kebab çok güselll, sıcak çok güselll dedim. Hele bir de burada kazanıp orada harcarsan çok daha güselll diye ekledim.

Gara gara adamlar geleceğine azıcık da sarışın mavi gözlü nüfusu artsın güzel ülkemde, fena mı olur.

Heidelberg de Gazibeyli bir hemşehrimin dükkanı için iki ayrı arkadaşım yazdı. Uğradım. 3. Nesil kardeşim bizi çok güzel ağırladı, almancı Türkçesini seviyorum, biraz sohbet ettik. Bize kahve içeceğimiz başka bir Türk işletmesinin 50 m ileride olduğunu söyledi, gittik. Közde kahvemiz geldi. Kardeşimiz Almancı Türkçesi konuşmuyor. Uzun dönem bizde okumuş ve çalışmış. Kendi ırkından soğumuş adam, çalıştığı dönemde. Daha fazla dayanamamış ve Akdeniz’de bir otel müdürlüğünden ayrılıp Heidelberg’in en sevimli caddesinde kendi cafesini açmış. Yan dükkandaki memleketlisi ile dahi görüşmediğini bizimkilerin tüm işlerini fırıldaklık üzerinden yürüttüğünü toptancı bir bakışla anlattı. Herkes aynı değil canım diyemedim bile.

Ne yazıkki gurbette ortak bir ahlak nizamını kabullenmek yerine köklerinden taşıdığın kuralsızlığı seçmek; sadece cehalet ve aç gözlülük ile açıklanmayacak derecede sakil bir yaşam ve utanılacak bir seviye. ÖLÇÜSÜZLÜK bizde gelenek olmuş, tedavisi yok dedi.

Münih havaalanında nizam ve intizam içinde gezinirken bir patırtı koptu. Bir Alman kasiyer başka bir almana bağırmaya başladı. Olayın içinde bir Türk abla olduğunu görünce yardım amaçlı oraya yöneldim. Abacım hayır mı deyince “ Şu gerizekalı ırkçı pezevenk benden hizmet almayacağını söyledi başka biri var mı diye sorunca iş arkadaşım sinirlendi ona bağırıyor” dedi. Faşizmin de aşamaları var. Burada bir tık manyaklık seviyesine çıkmış. Birilerini istememek başka, ona hakaret edip aşağılamak başka. İnsanoğlu böyledir güçlü olduğu anda istemediğini ezmeyi, yok saymayı, yüzüne tekten afkurmayı çok sever. Güçsüz olduğunda ise korkak, ikiyüzlü ve tepkisizdir. Diğer Alman kardeşimizin melektaşına sahip çıkışı ise tam tersi görülmeye değer bir CESARET göstergesiydi. ABLA’ya iyimisin diye sordum. Ben bunları kaale almam, sarhoş zaten, dengesiz herif, uymamak lazım diyerek SAĞDUYULU bir yaklaşım gösterdi.

Würzburg daki çeşmede gördüğümüz ama ne anlattığını umursamadığımız çeşmenin her figürü bize yaşamın içinden kesitler sunuyordu.

Sanatçının mermere emanet ettiği hikaye meğer sokakların içinde dolaşıyormuş. Adam taşı değil insanı yontmuş bizim için…