Bir zamanlar, genç bir boksör annesine şu soruyu soruyordu:

“Anne, neden iyi olan her şey beyaz, kötü olan her şey siyah?”

Bu soruyu soran kişi, yalnızca dünyanın en büyük boksörlerinden biri değil, aynı zamanda yaşadığı çağın en büyük sorgulayıcılarından biri olan Muhammed Ali’ydi. Ali, meşhur röportajında bir çocuğun saflığıyla ama bir filozofun keskinliğiyle devam ediyordu: “İsa beyaz, Meryem beyaz, havariler beyaz, melekler beyaz… Peki neden hiç siyah melek yok?” Sonra da günlük hayatın sembollerine uzanıyordu; Beyaz Saray, beyaz kuğu, kara kedi, blackmail…

Yıllar geçti.

Önce siyah sporcuları boksta gördük. Sonra basketbol sahalarını ele geçirdiler. Atletizm pistlerinde ise uzun ve kısa mesafelerin mutlak hâkimleri oldular. Kareem Abdul-Jabbar’ı Bruce Lee ile aynı karede gördüğümüzde bunun sadece spor olmadığını anlamıştık. Carl Lewis ve Ben Johnson, insan bedeninin sınırlarını yeniden tarif ederken, geleceğin spor dünyasının nasıl şekilleneceğini de haber veriyorlardı.

Doğanın onlara bahşettiği güç, esneklik, hız ve atletik yetenek; Afrika’dan yeni Herkül’lerin çıkacağını, Hermes’in hızını ve çevikliğini temsil edecek yeni kahramanların sahne alacağını gösteriyordu.

Şimdi ise sıra futbola geldi.

Evet, futbol artık daha siyah.

Bir zamanlar Avrupa futbolunun vitrini neredeyse tamamen beyaz yüzlerden oluşurken, bugün dünyanın en büyük sahnesinde siyahi oyuncular oyunun ritmini, temposunu ve kaderini belirliyor. “Siyahi Japon olur mu?” diye düşünürken karşımıza bir anda Zion Suzuki çıkıyor ve Brezilya karşısında adeta bir kalecilik resitali sunuyor.

Fas, Senegal, Kongo ve Fildişi Sahili, Afrika’nın parlayan yıldızları olarak futbol göğünü aydınlatıyor. Almanya’nın savunmasında Antonio Rüdiger ve Jonathan Tah gibi dev isimler yer alıyor. Bir zamanlar istisna olarak gördüğümüz görüntüler, artık futbolun yeni normali hâline geliyor.

Hatırlayın 1980’lerin Fransa’sını. Platini, Giresse, Fernandez… Siyah futbolcuları neredeyse tek başına Tigana temsil ediyordu. Bugün ise Fransa Milli Takımı’nın kadrosuna baktığınızda, ülkenin değişen sosyal yapısını da görüyorsunuz.

İngiliz futbolunun unutulmaz isimlerinden John Barnes’ı da hatırlayalım. Bir siyah İngiliz olarak, yalnızca rakiplerine değil, önyargılara karşı da mücadele etmişti, bize kötü hatıralar bırakarak.

Dün akşam Romelu Lukaku oyuna girip maçın kaderini değiştirince aklıma bunlar geldi. Bir zamanlar Kongo’yu kişisel mülkü hâline getiren, milyonlarca insanın acısında pay sahibi olan Kral II. Leopold’un dünyasıyla, bugün Belçika formasını giyen Kongo kökenli Lukaku’nun dünyası arasında tarihsel bir ironi var. Acaba tarih, bazen böyle mi intikam alıyor?

Muhammed Ali, Roma Olimpiyatları sonrası yaşadığı bir anıyla röportajını bitiriyordu. Altın madalyalı bir olimpiyat şampiyonu olarak ülkesine dönüyor, bir kafeye giriyor ve hamburger ile kahve sipariş ediyor. Aldığı cevap ise şu oluyor:

“Burada siyahlara servis yapmıyoruz.”

Ali’nin cevabı ise zekâsını ve vakarını özetliyordu:

“Peki, o zaman hamburger etsiz olsun. Bir de kahve lütfen.”

Çünkü insanın onuru, haysiyeti ve ruhu aşağılandığında, tarih bazen uzun bir yolculuğa çıkıyor. Ve yıllar sonra, bir zamanlar hor görülen insanlar, aynı dünyanın alkışlarını topluyor.

Bugün futbol sahalarında gördüğümüz şey belki de tam olarak budur.

Hayat, er ya da geç kendi dengesini kuruyor.

Ve görünen o ki, futbolun terazisi artık siyahın gücünü, yeteneğini, azmini ve kararlılığını çok daha yüksek sesle tartıyor.

En azından şimdilik, futbol sahalarında…