Avrupa’da kaldırım ve yol yapmak bir mühendislik işidir. Bizde ise… çok şükür, tek bir mesleğe sığmayacak kadar zengin bir deneyim.

Orada önce plan yapılır. Yol nereye gider, su nereye akar, kablo nereden geçer; hepsi daha kazma vurulmadan bellidir. Asfalt dökülür, düz ve sessizdir. Yağmur yağar, su gider, yol kalır. Kimse üç gün sonra “buradan bir hat geçecekti” demez. Çünkü zaten geçmiştir.

Bizde ise yol dediğin yaşayan bir organizmadır.

Önce asfalt dökülür. Simsiyah, pırıl pırıl… Mahalleli der ki: “Oh be, sonunda oldu.” Üç gün sonra bir ekip gelir: “Buradan kablo geçecekti.” Asfalt kesilir, yama yapılır. Bir hafta geçer, başka bir ekip: “Su hattı unutulmuş.” Tekrar kesilir, tekrar yama. Ardından elektrik gelir, doğalgaz gelir, internet gelir… Yol artık yol olmaktan çıkar; adeta modern bir patchwork çalışmasına dönüşür.

Kaldırım ise başlı başına bir hikâyedir.

Daha dün döşenen taş sökülür, yanına yenisi eklenir. Eskiyle yeni arasında estetik bir tartışma başlar. Bir köşe düzenli, bir köşe doğaçlama… Ortaya kendine has bir tarz çıkar. Üstelik kaldırım bizde sadece yürümek için değildir. Otoparktır, mola yeridir, bazen dükkânın vitrini kadar işlevseldir. Çok yönlü bir yaşam alanıdır.

Otopark meselesi ise ayrı bir başlıktır.

Avrupa’da araç sayısı bellidir, park alanı ona göre planlanır. Bizde ise araç nereye sığarsa, orası otoparktır. Kaldırım da bu esnekliğe dahil edilir. Zaten çok amaçlı değil mi?

Asıl fark şurada başlar: Avrupa’da şehir planlanır, sonra yapılır. Bizde şehir yapılır, sonra planlanmaya çalışılır.

Oysa bir zamanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nda bile mahalleler belli bir düzenle kurulurdu. Cumhuriyetin ilk yıllarında planlı yerleşim bir hedefti. Bugün ise arsa özgür, bina özgür, planlama çoğu zaman sonradan hatırlanan bir detaydır.

Belediyeler özgür, başkanlar daha da özgür… ama altyapı çoğu zaman gelişmelerden sonradan haberdar olur.

Sonuç mu?

Kaldırım yapılır, sökülür, yeniden yapılır.

Yol yapılır, kazılır, yamalanır.

Açılış yapılır, sonra bir daha yapılır.

Bizde işler bitmez; sadece yeni bir aşamaya geçer.

Belki de bu yüzden bizde yollar sadece ulaşım aracı değildir. Aynı zamanda bir sürecin, bir alışkanlığın, hatta bir anlayışın izlerini taşır. Avrupa’da yollar kusursuz olabilir. Ama bizde yollar konuşur.

Ve insan bazen o yamalı asfaltın üzerinde yürürken şunu düşünür: Bu düzensizlikte bile tanıdık bir şey var. Belki de mesele sadece yol yapmak değil; nasıl yaşadığımızı yola yansıtmaktır.

Ama galiba bizde eksik olan tek şey… bir tabela:

“Dikkat! Önünüze bakmadan yürümeyiniz.”