Siyasi ayrışmalar, düşünce farklılığı olarak kaldığında toplumu zenginleştirir. Ancak partizanlık ve kutuplaşma hâline geldiğinde, insanları birbirinden koparan, toplumsal dokuyu zedeleyen bir hastalığa dönüşür. İnsanlar bu noktada birbirini insan olarak değil, siyasi kimlik olarak görmeye başlar. Bu durum, toplum için en tehlikeli kırılmadır.
Ayrışmanın ilk yıktığı değer güvendir. Komşu komşuya, halk devlete, gençler geleceğe güvenemez hâle gelir. Güvenin zayıfladığı toplumlarda ortak akıl işlemez, sorunlar çözülemez. Kararlar doğruluğuna göre değil, kimin söylediğine göre değerlendirilir. Hakikat geri çekilir, duygular öne çıkar.
Partizanlık yalnız toplumu değil, bireyin düşünme yetisini de bozar. İnsan gerçekleri değil, ait olduğu grubun duygularını savunur. Bu durum aidiyet körlüğü yaratır. Aidiyet körlüğü, empatiyi yok eder; öfkeyi, nefreti ve dışlamayı normalleştirir.
Oysa toplumları ayakta tutan şey ayrışma değil, ortak sorunlar etrafında kurulan birliktir. Eğitim, sağlık, üretim, adalet, gıda güvenliği ve çocukların geleceği gibi konular herkesin ortak sorunlarıdır. Çözüm, bu sorunlara birlikte odaklanabilen bir toplumsal bilinç oluşturmaktır.
Yerelden başlayan dayanışma, mahalle ve köylerde kurulan ortak akıl yapıları, toplumu yeniden birbirine bağlar. İmece kültürü, paylaşım ve üretim anlayışı güçlendikçe ayrışma zayıflar. Hakaret, iftira ve düşmanlaştırıcı dilin reddedilmesi ise toplumsal barışın temel şartıdır.
Birlik arttıkça güven yeniden inşa edilir, üretim canlanır, gençlerin umudu güçlenir. Kaynaklar kavgaya değil, toplumsal faydaya yönelir. Toplum enerjisini tüketmez, üretir.
Gerçek şu ki; ayrıldığımızda zayıfız, birleştiğimizde insanız. Vicdan temelli toplum anlayışı, insanlığı yeniden bu ortak zeminde buluşturmayı hedefler.