Bugün çocuklar ve gençler arasında hızla artan kaygının nedenlerini konuşurken, çoğu zaman ekran süresine, sosyal medyaya odaklanıyoruz. Hepsi doğru. Ama çok temel bir şeyi ıskalıyoruz: oyunsuzluk.
Oyun, çocuğun ilk hayat provasıdır.
Düştüğünde kalkmayı, kaybettiğinde devam etmeyi, beklenmedik olana karşı çözüm üretmeyi öğretir. Kuralları bazen bozar, bazen yeniden yazar. İşte tam da bu belirsizlik, çocuğun zihinsel kaslarını güçlendirir.
Bugün çocukları bu belirsizlikten uzak tutuyoruz.
Her adımını planladığımız, her riskten koruduğumuz, her hatasını biz düzelttiğimiz bir çocukluk inşa ettik. Sonuç ortada:
Kendi başına karar vermekten korkan,
en küçük aksilikte paniğe kapılan,
“Ben yapamam” duygusuyla büyüyen gençler…
Kaygı tam da burada başlıyor.
Çünkü oyun oynamamış bir çocuk, büyüdüğünde hayatın sürprizleriyle baş etmeyi bilmiyor. Sürekli bir rehbere ihtiyaç duyuyor. Rehber yoksa yönünü kaybediyor.
Bilim de bunu söylüyor:
Kaygı arttıkça dikkat azalıyor.
Dikkat azaldıkça öğrenme zorlaşıyor.
Ve bu kısır döngü büyüyerek devam ediyor.
Belki de sormamız gereken soru şu:
Çocukları hayata mı hazırlıyoruz, yoksa hayattan mı saklıyoruz?
Toprakta oynayan, düşen, kirlenen, kavga edip barışan çocuklar…
Belki de en sağlam psikolojik zırha sahip olanlar onlardı.
Bazen çocukları korumak, onları fazla korumamakla başlar.
Yeni bir yıla girerken belki de hepimize düşen ortak sorumluluk bu:
Çocuklara daha fazla alan açmak, daha çok oyun, daha az kaygı bırakmak.
Onlara düşe kalka öğrenebilecekleri, hata yapabilecekleri, kendi yollarını bulabilecekleri bir dünya kurmak.
Yeni yılın; çocukların kahkahalarının sokaklara yeniden karıştığı, gençlerin kendine daha çok güvendiği, yetişkinlerin ise biraz daha yavaşlayıp düşünmeyi hatırladığı bir yıl olmasını diliyorum.
Sağlıkla, umutla ve insanı merkeze alan bir akılla…
Mutlu yıllar.