Homeros körmüş. Olabilir. Yazamaz ama yazdırır. Göremez ama hisseder. Şair sonuçta.
Bizim Tekel’de santrale bakan Bayram Abi vardı. Kördü. Ses üzerinden yüzde yüz tanımlama yapar, gelen telefonları “Bir saniye, bağlıyorum.” diyerek aktarırdı. Sadece dış telefonlarda ilk defa arayan bir ses duyduğunda, onu ileride tanımlayabilmek için bilgisini alır ve aklına yerleştirdiği kataloğuna kaydederdi. 2.000 kişinin çalıştığı bir işletme hayal edin. Tüm iç konuşmalar ve dış bağlantılar tek santral üzerinden yürüyor ve her birey bu alandan dış bağlantı sağlıyor. Konunun ciddiyeti buradan bakınca daha iyi anlaşılacaktır.
Bayram Abi kör olduğundan alt kattaki kadın çalışanlar, santral odasında bulunan dinlenme koltuğuna uzanmaya gider, öğle arası kestirme mekânı olarak özgürce davranırlardı. Bayram Abi bundan memnundu. Güler yüzlü, hoşgörülü, esprili olan Bayram Abi’nin odası hep şen şakrak, kahkahalı, mutluluğun resminin çizildiği ama görülemediği bir mekândı.
Körlerin dünyasında farklı duyu ve organların geliştiğini söyleyebiliriz. Homeros’un görmediğini yazabilmesi için anlatan birileri olmalı. Yani ilk elden bilgiler değil. Destanların bu nedenle olayı yaşamış, etkilenmiş, hatta belki akli melekelerini yitirmiş kişiler tarafından aktarılma ihtimali çok yüksek. O yüzden abartı, atma, uydurma ne ararsanız var içlerinde. Normal mi? Bence evet. Gecelerin uzun, dış dünyanın uzak, insanların daha iç içe yaşadığı dönemler bunlar. Onaylama mekanizması çalışamıyor. Kısıtlı iletişim koşullarında nüktedan anlatımı, betimlemesi, jest ve mimik kullanımı tiyatral seviyede olan bu kişilerin destansı anlatımı “sinema tadında” ne kadar istenilebilir, değil mi?
Homeros, İlyada ve Odysseia‘yı MÖ 8. yy’da yazmış. Troya Savaşı ise MÖ 12. yy’da yapılmış. 13 diyen de var. Eski tarihte zaman tahminleri 100 yıl oynuyor; onun için bunlara takılmayalım. Bahsettiğim gibi o dönemler. Tarih, mekân ve çevre örtüşmelerinde kaymalar olabilir.
Eserlerde tanrılar, savaşlar, mücadele, intikam, ihanet, ahlak, erdem, akıl var ama etik yok gibi. En azından günümüzden bakınca.
Bizde de destanlar ozanlar tarafından yazılmış. Alp Er Tunga, Oğuz Kağan, Bozkurt ve Ergenekon destanları başlıcaları. Aman neler var bu destanlarda. Aklın uçtuğu betimlemeler. Eşleşmeler, olaylar, kahramanlıklar… Destan bu; basit ve sıradan olması beklenemez. Olsa dinlenmez zaten. Masalsı. Hayallerin gerçeklerle örtüştürüldüğü, merak odaklarının tetiklendiği, ilginin tavan yaptığı destan anlatımları.
Bence o dönemin sinematik anlatımlı tiyatro gösterileri.
İçlerinde muhtemelen daha az duyduğunuz Kayıkçı Kul Mustafa’nın “Genç Osman Destanı” çok özel ve güzeldir.
Aksaray’ın Genç Osman köyünden, 17 yaşında, daha bıyığında tarak durmayan bu yiğit, IV. Murat’ın Bağdat Seferi’ne gizlice katılmış, Bağdat Kalesi’ne Osmanlı sancağını dikerken şehit düşmüştür.
Bunun üzerine IV. Murat, “Keşke Bağdat’ı fethetmeseydim de Genç Osman’ım ölmeseydi.” diye tarihî repliğini yanındakilere hüzün içinde söylemiştir.
Odyssey filminin çok konuşulduğu bu günlerde destanların, çok eski zamanların bir tür sinema versiyonu olduğunu düşünüyorum. Batı’nın kendi edebiyatına temel aldığı bu eserler üzerinden yarattığı entelektüel etkiye bakınca, bizim tarihî diziler üzerinden ulaştığımız toplumsal entelektüel seviye, Bayram Abi’nin odasında kadınların attıkları kahkahalar kadar komik ve eğlenceli.