Neden?

Tarihe iz bırakmış, çağının sınırlarını zorlamış ve insanlığın düşünce dünyasını değiştirmiş birçok insanın ilginç bir ortak noktası var: Dindar ailelerde yetişmişler veya dinî eğitim veren kurumların içinden geçmişler.

Çocukluğumuzdan beri adını duyduğumuz genetiğin babası Gregor Mendel, bir Aziz Augustinus keşişiydi. Modern kimyanın kurucularından Robert Boyle ise aynı zamanda ilahiyatçıydı. Nietzsche’nin babası Protestan bir papazdı. “Tanrı öldü.” diyen adamın babası yani…

İmmanuel Kant, Aydınlanma felsefesinin en önemli isimlerinden biriydi. Üstelik Protestanlığın disiplinli ve katı yorumlarından biri olarak kabul edilen Pietizm akımının etkisinde yetişmişti. Bir nevi tarikatçıydı yani.

İbn Haldun ise sosyolojinin ve tarih felsefesinin kurucularından biri. Bu büyük dâhi, hafızdı ve dinî ilimlere hâkim bir âlimdi.

Demek ki mesele dinî bir çevrede yetişmek değil.

Mesele, o çevrenin insana soru sorma hakkı verip vermemesi.

Oxford’a gittiğimde öğrenmiştim. Üniversitenin kökleri, Avrupa’daki dinî eğitim geleneğine kadar uzanıyordu. Katedrallerde ve manastırlarda teoloji, felsefe ve mantık üzerine yapılan çalışmalar, zamanla bugünkü üniversite geleneğinin temel taşlarından birine dönüşmüştü.

Christ Church College’ı gezerken bunu daha iyi hissettim.

Bir kiliseydi.

Ama o yapıdan yalnızca din adamları değil, 13 İngiliz başbakanı, onlarca da bilim insanı çıkmıştı.

Yemek salonu, merdivenleri, duvarlarına asılmış tablolar, yüzlerce yıllık koridorlar…

Gezerken yalnızca bir binanın içinde dolaşmıyorsunuz. Tarihin içinde yürüyorsunuz. Ve o tarihin bir parçası olduğunuzu hissediyorsunuz.

Dinî bir gelenekten gelen yapı, kendisini zaman içerisinde bilime, siyasete, düşünceye ve medeniyete açabilmişti.

Farklı dinlere mensup onlarca din adamı tarihe damga vurdu.

Kimi bilime, kimi felsefeye, kimi siyasete, kimi sanata katkıda bulundu. İnsanlığın gelişimine bir taş daha koydular ve sonra bu dünyadan ayrıldılar.

Peki bizim dinî yapılarımız neden bugün aynı üretkenliğin içinde değil?

Neden bilim üretmekte zorlanıyorlar?

Neden yeni bir düşünce, yeni bir felsefe, yeni bir bilimsel yaklaşım ortaya koyamıyorlar?

Bilim ve medeniyet dünyasına neden bu kadar uzaklar?

Bence cevap, insanlarda değil; sistemde.

Çünkü bazı sistemler soru soran insan yetiştirir.

Bazıları ise cevapları ezberleyen…

Klasik dönem kaynaklarına saplanıp kalmış, yüzyıllar önce verilmiş cevapları bugün de aynı biçimde tekrarlayan eğitim modelleri, insanı düşünmeye değil, tekrara alıştırıyor.

Ya patinaj yapıyoruz ya da papağan gibi aynı şeyleri tekrar ediyoruz.

Oysa medeniyet, tekrar ederek değil; sorgulayarak ilerler.

Bilim, “Böyle denilmiş.” cümlesiyle başlamaz.

Bilim, “Neden?” diye sorarak başlar.

Sorgulama yeteneğini kaybeden bir eğitim sistemi, zamanla araştırma yeteneğini de kaybeder. Araştırma kaybolduğunda üretim durur. Üretim durduğunda da medeniyet başkalarının ürettiğini tüketmeye başlar.

Bugün bazı dinî yapılarda şekil, özün önüne geçmiş durumda.

Cisim ruhtan, ritüel anlamdan, biçim düşünceden daha önemli hâle gelmiş.

Rutinler “hâl”den habersiz uygulanıyor.

Tarikatların bir kısmı ise maalesef manevî derinlikten çok, dünyevi ilişkilerin ve siyasetin etkili olduğu yapılara dönüşmüş durumda.

Anadolu esnafının “Malımı satayım, işimi göreyim, arada da cenneti garanti edeyim.” anlayışıyla desteklediği bu yapılar, siyasetin de kolay oy devşirdiği kalabalıklara dönüşebiliyor.

Burada asıl kaybeden ise dinin kendisi oluyor.

Oysa İslam tarihine baktığımızda bambaşka bir manzara görüyoruz.

İslam bilim tarihinin en önemli isimlerinden İbn Sina, el-Kanun fi’t-Tıp gibi yüzyıllar boyunca Avrupa’da temel kaynak olarak kullanılan bir eser ortaya koydu.

İbn Rüşd, Kurtuba’nın baş kadısıydı. Dedesi ve babası da köklü âlimlerdendi. Dindar bir çevrede yetişti ve İslam düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biri oldu.

Hârizmî matematiğin tarihini değiştirdi.

Bîrûnî astronomiden coğrafyaya, matematikten doğa bilimlerine kadar pek çok alanda eser verdi.

Akşemseddin yalnızca bir din âlimi değildi; aynı zamanda döneminin önemli düşünürlerinden biriydi.

Ömer Hayyam ise matematikçi, astronom ve şairdi.

Bunların ortak özelliği neydi?

Dindar olmaları mı?

Evet.

Ama yalnızca bu değil.

Merak etmeleri.

Sorgulamaları.

Okumaları.

Araştırmaları.

Ve kendi dönemlerinin bilgi sınırlarını zorlamaları.

Bunu yapmak dine karşı olmak değil.

Dindarlık ile bilimin düşman olması gerekmiyor.

Tam tersine…

Bazen en büyük bilimsel merak, insanın yaratılmış olanı anlamaya çalışmasından doğabilir.

Yeter ki soru sormaktan korkmayalım.

Yeter ki dinin özünü, şeklin gölgesinde kaybetmeyelim.

Biraz kitap…

Biraz merak…

Biraz cesaret…

Biraz da “Neden?” diye sormak gerekiyor.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }