Tarih çoğu zaman olmuş bitmiş olayların analizine dayanır. Ancak bazı dönemler vardır ki tarih resmen canlı bir laboratuvara dönüşür. Bugün Orta Doğu'da yaşanan İran- ABD, İsrail gerilimi tam da böyle bir döneme işaret ediyor.
Son dönemde kamuoyuna sızan ve uluslararası elitleri sarsan Epstein dosyaları Amerikan iç siyasetinde ciddi bir kırılma yarattı. Yaklaşan 2026 kongre seçimleri öncesinde kamuoyunda güçlü bir lider imajı vermek, yalnızca prestij değil aynı zamanda siyasi hayatta kalma ihtiyacıyla doğrudan bağlantılı hale geldi. Tarih bize gösteriyor ki içeride güven sarsılırsa dış hamleler ile bu boşluk kapatılır. Dış tehdit söylemi, iç politik konsolidasyonun en eski aracıdır. Bu iç kırılma da ABD'nin İran'a yönelik adımlarını anlamak için bir bağlam sunuyor. Savaşın tek nedeni bu olmasa da stratejik refleksleri hızlandırdığı ortada.
Bu çerçevede gerilimin en çarpıcı hamlesi ise Hamaney'in hedef alınmasıydı. Bu hamle klasik savaş stratejisi açısından oyunun seyrini kökten değiştirecek bir adım değildir. Ancak burada asıl mesele teknik bir operasyonun ötesinde psikolojik bir güç mesajı taşır. “Ulaşabiliyorum.” Hamaney'in henüz savaşın başında vurulması ABD açısından küresel ve özellikle iç kamuoyuna verilen bir mesaj niteliğindeyken, İran istihbarat zafiyetini de gözler önüne serdi. İran'ın istihbarat konusundaki eksikliği sadece bugün olan bir şey de değil. Tarihsel olarak da İran güvenlik yapısı dış müdahaleler ile sınanmış bir geçmişe sahiptir. Öyle ki ABD-SAVAK ilişkisine dair SAVAK'ı ABD kurdu, yönetti, fonladı yorumları da bulunmaktadır.
Bir diğer perspektiften bakıldığında ise ABD ve İsrail'in yürüttüğü hava bombardımanının yalnızca askeri hedeflere yönelik olmadığı görülüyor. Bu stratejinin arkasındaki temel beklentilerden biri, İran'da iç karışıklık çıkartıp rejimi içeriden zayıflatmak olabilir. Ancak burada önemli bir sosyolojik gerçek gözden kaçırılıyor. İran toplumu kriz anlarında Batı'nın öngördüğü kadar hızlı ve radikal refleksler göstermez. Özellikle Hameney'in öldürülmesinin ardından başlayan kırk günlük yas süreci, toplumda güçlü bir duygusal ve dini atmosfer yaratmış durumda. Bu nedenle kısa vadede bir iç isyan ihtimali oldukça düşük görünüyor.
Peki daha geniş tablo ne söylüyor? İran'a yönelik bu savaşın arkasındaki asıl stratejik hesaplar nelerdir?
Büyük savaşlar çoğu zaman görünen nedenlere değil, görünmeyen çıkarlarla başlar. Uluslararası siyasette çatışmalar tek bir nedene dayanmaz. Enerji kaynakları, bölgesel güç dengeleri ve küresel rekabet gibi birden fazla çıkarın kesiştiği noktada ortaya çıkar. Orta Doğu ise bu çıkarların en yoğun şekilde çalıştığı coğrafyalardan biridir. İran'ın sahip olduğu petrol rezervleri ve stratejik konumu ülkeyi yalnızca askeri hedef değil, küresel enerji arzını kontrol etme ve bölgedeki silah piyasasını yönlendirme noktasında kritik aktör haline getiriyor. Bu tabloya biraz daha geniş açıdan baktığımızda İran meselesi sadece bölgesel bir gerilim değil, aynı zamanda küresel güç dengeleriyle de doğrudan bağlantılıdır.
ABD' nin bakış açısına göre Orta Doğu'daki enerji yollarının ve bölgesel istikrarın kontrolünü, “yükselen Çin'in etkisini sınırlamak” için atılmış bir adım olarak okunabilir. Çin'in yakın gelecekte süper güç olma potansiyeli ABD' nin hareket alanını daraltıyor. Bu nedenle İran üzerindeki baskı yalnızca petrol ve silah üzerinden yürütülen bir oyun olmaktan çıkıp küresel rekabette stratejik bir hamleye dönüşüyor.
Bu hamleler bize uzun süreli bir savaş döneminin fragmanını mı sunuyor?
Bu savaşı uzun vadede izleyeceğimizi düşünmüyorum. Gelecek her zaman sürprizlerle doludur. Özellikle siyasette bir dakika sonrası bile birçok şey değişebilir. Ama bugün için görünüyor ki stratejik çıkarlar ile başlamış olan bu savaş büyük olasılıkla yine aynı stratejik hedefler doğrultusunda sona erecek gibi görünüyor.
Son olarak bu savaşın Türkiye etkisine üniversite hocam, Prof. Dr. Mustafa Çolak'ın bir programda yapmış olduğu Türkiye yorumu üzerinden değinelim.
“Türkiye bir sıcak savaş ortamının içine girmez. Çünkü Türkiye İran'ın vurduğu diğer ülkelerden farklı. Bir kere NATO üyesi. Teoride Türkiye'nin NATO üyesi olması diğer ülkeler için caydırıcılık taşıyor. En kritik nokta ise eğer bu savaş İran'ı dini ve mezhep yönünden bölecek duruma evrilirse bu en tehlikeli zaman olur. Irak örneğini incelediğimizde Irak'ı böldüler. Bir özerklik bölgesi oluşturdular. Şiilere bir özerk bölgesi oluşturdular. Sünnileri biraz daha bizim tarafa ittiler. Şu an Suriye'de de benzer bir durum oluyor. Yani bölgesel özerklik, dini yapıya dayalı oluşum ortaya çıkıyor. Örneğin Lübnan gibi ülke oluşturulmaya çalışılıyor. Eğer İran da bu hale getirilirse bu Türkiye'yi birebir etkileyen bir problem olur. Çünkü Türkiye'de çok fazla farklı etnik ve dini gruplar var. Bu yüzden bizi olumsuz etkileyen bir faktör olur. Tarihe döndüğümüzde Romalıların çok meşhur bir lafı var. “Böl, parçala yönet.” Bu tarz bir dini parçalanma beraberinde tekrar din savaşlarını getirir ki bu da çok tehlikeli bir şey. Ortadoğu coğrafyası buna yatkın çünkü toplumlar modernleşmemiş ve dinin hala çok önemli bir yeri var.”
Tarih bazen arşivlerde yazılır.
Bazen de gözümüzün önünde.